24 Nisan 2012 Salı

FAHRENHEİT by CHRİSTİAN DİOR





NOTALAR: Sedir, limon, alıç, muskat, lavanta, portakal, bergamot, papatya, karanfil, hanımeli, sandal ağacı, menekşe yaprağı, sedir, yasemin, müge, misk, paçuli, amber, deri, vetiver, tonka fasulyesi

Parfüm yorumlarımın çoğunun Niche parfümler üzerinden yapıyorum. Bir müddet blogum da parfüm sektöründe en çok bilinen ( ana akım) parfümlere yer vermek istiyorum. Nedendir bilmiyorum ana akım parfümlerden ilk yorumu Fahrenheit için yazmak istedim. Benim için özel olduğundan değil, sadece neden bu kadar sevildiğini anlam veremediğim bir parfüm olduğu için. Yani notalar hem bu kadar güzel olsun, parfüm bir o kadar kötü koksun. Seveni de çok sevmeyeni de. Belirtmek isterim ki ben sevmeyen ve bir türlü sevememiş taraftayım.

Bu parfümle ilgili küçük bir hikaye anlatmak istiyorum. Jean Claude Ellena parfüm sektörüne damgasını vurmuş master parfümörlerden biri. Popülerliğinin bu kadar fazla olmadığı yıllarda Dior ile bir parfüm için anlaşma yapıyor. Yapılması gereken parfümle ilgili Ellena'ya fikir veriliyor ve parfümü oluşturmak için Ellena var gücüyle çalışıyor. Verilen fikri bilmediğim için parfüm hakkında yanlış bir bilgi vermek istemiyorum ama Ellena'nın üzerinde uzun süre çalıştığı parfüm çay notası etrafında şekillenen taze, hafif baharatlı bir koku. Ellena bu koku için çay mahzenlerine inip kafasında oluşturduğu parfümü için en doğru çay kokusunu arıyor. Çalışmalarının sonunda parfüm oluşturuluyor ve Christian Dior'a sunuluyor. Christian Dior parfümü çok beğeniyor ve bunu kutlamak için akşam yemeği, kokteyl falan düzenleniyor. Evet herşey buraya kadar çok güzel gidiyor fakat ertesi sabah gelen bir telefon durumu değiştiriyor. Dior'un pazarlama departmanı parfümü fazla sanatsal ve ticari açıdan riskli buluyor. Bu yüzden parfümü reddediyor. Tabi ortada bir rekabetin olduğu kesin ve bu yarışın galibi ise başka bir parfüm oluyor yani günümüzün hala en çok bilinen klasik erkek kokusu Fahrenheit. Tabi Ellena hazırladığı bu güzelim parfümü harcatır mı ? hayır. Üzgündür ve kırılmıştır. Şansını tekrar dener ve parfümünü Yves Saint Laurent'e sunar. Ama maalesef aynı cevabı YSL'den de alır ( bu noktadan sonra umudu kalmamıştır diye düşünüyorum ) Ardından bir gün Bvlgari Ellena'yı arar ve kendisiyle görüşmek istediğini söyler. Bvlgari o zamanlar bir mücevher markasıdır ve butiklerinde ortam kokulandırması konusunda Ellena'dan yardım istemektedir. Ellena'da elindeki parfümü Bvlgari'ye sunar. Bvlgari kokuyu çok sever ve parfüm butikte sınırlı miktarda, oldukça pahalıya satılan bir parfüm olarak yer alır. Ardından parfümün hayranları gittikçe artar ve Bvlgari parfüm işini büyüterek bu parfümü Eau Parfumee au The Vert ismiyle pazarlamaya başlar. İyi ki pazarlamış diyorum. Bu güzelim parfümü birkaç kez dene şansım oldu ve her denediğimde hayran kadım. 

Fahrenheit'e gelirsek, bu parfümü sevmememin bir diğer nedeni de bu hikayedir. Kokusuna da ayrı tahammül edemediğimi söylemek istiyorum. Biliyorum birçok hayranı var ve gözümle birçok kez satıldığına şahit oldum. Şöyle dengeli, böyle dengesiz demeyeceğim. Sadece ne olur artık bu parfüme gösterdiğiniz istikrarı başka daha güzel parfümlere gösterin.

(Yukarıda ki hikaye Vedat OZAN'ın ' KOKU' isimli radyo programından alıntıdır )

20 Nisan 2012 Cuma

KOKU ATÖLYESİ (UYGULAMALI)

Efenim geçen hafta cumartesi günü, yani 14.04.12 tarihinde gece saat bir suları Eskişehir'den İstanbul'a kokuların hüküm süreceği bir güne başlamak için yola koyuldum. Heyecanlıydım, çünkü ilk kez tek başına İstanbul'a gitmenin stresi ( benim İstanbul fobim var ) :) ve yapılacakların ve yaşanacakların mutluluğu heyecanıma ortak oluyordu. Kokularla ne kadar haşır neşir olduğumu blogum sayesinde anlamışsınızdır. Koku denilince bende akan sular duruyor. Aslında sadece parfüm, kolonya gibi kişisel kokulandırma ürünleri ilgi alanımı oluşturmuyor, bunların dışındaki her tür kokuya ilgim var. Maalesef bu sadece ilgide kalıyor. Yani Türkiye'de kokuya dair uygulamaya yönelik çalışmalar yapmak imkansız gibi bir şey. Ama böyle bir şans size Atölye şeklinde sunuluyorsa eğer tadından yenmez efendim. Evet öncelikle bu şansı bize sunan kıymetli Vedat OZAN'dan bahsetmek istersem.


 Gel gelelim Türkiye'de koku denilince akla gelen ilk isimlerden biri  hiç şüphesiz Vedat OZAN. Öncelikle kendisiyle ilgili, heyecanını ve enerjisini çok sevdiğim, her hafta engin bilgilerini bıkmadan, usanmadan en ince ayrıntısına kadar araştırıp radyo programında bize sunmasıyla, mütevazı duruşuyla takdir ettiğim ve takipçilerinin, dinleyicilerinin de kendisi adına aynı düşünceleri taşıdığını düşündüğüm kıymetli bir şahıstır benim için. Ama ne yazıktır ki  3 yıldır başarıyla sürdürdüğü Açık Radyoda ki KOKU programına bir ara vermek istiyor. Çok yorulduğunu dile getiriyor. " Her hafta araştırdığım bilgilerle resmen bir doktora tezi hazırlıyorum Koray" dediği vakit ne kadar haklı olduğunu düşündüm. "Sunduğum bir bilginin doğruluğu için 3-4 kaynağı araştırmam gerekiyor" diyor. Eminim ki Türkiye'de pek bilinmeyen bir konu üzerine tek bir kişinin araştırma yapması  insan üstü bir çaba ve tempo gerektiriyor. Ama programına tekrar geri döneceğini ve bu arada koku ile ilgili yapmak istedi işlerine yoğunlaşmak istediğini söylüyor. Bunlardan en heyecan verici olanlarından birisi ise koku atölyesi.

Uygulamalı koku atölyesini ilk Vedat beyin kokucuk parfümlerini sattığı siteyi göz gezdirirken görmüştüm. Ne zamandan beri kendisinden böyle birşeyi bekliyordum ve bu benim için kaçırılmaması gereken bir fırsattı. Atölyenin yapılacağı tarihe yakın Vedat beyi arayıp yer teyidi yaptıktan sonra İstanbul yolu gözükmüş oldu bana. Cumartesi günü İstanbul yağmurlu ve hava kapalıydı. Normalde böyle bir günde içinize işleyen kasveti atma derdine girişirsiniz ama güzel kokuların beni beklediği bir güne başlamak için beni hiçbir şey engelleyemez :)

İstiklalde güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra saat dokuza doğru Vedat beyin ofisine doğru yol aldım. Ofisinin bulunduğu binaya girdikten sonra asansörle en üst kata çıktım ve asansörün kapısını açar açmaz ofisin kapısından merdivene kadar inen kokular beni öylesine güzel karşıladı ki bir an için mutlu olmamak elde değil. Ardından da Vedat beyin sıcacık karşılamasıyla da bir enerjiyle ofise girdim. Vedat beye önceden hazırladığım birkaç soruyu sorarken katılımcılar da yavaş yavaş gelmeye başladı. Atölyenin gerçekleşmesi için gereken sayıya ulaşıldıktan sonra herkes yerlerini aldı ve atölye böylelikle başlamış oldu. 

Yukarıdaki resimde de gördüğünüz gibi masanın üzerinde kullanılmayı bekleyen yağlar, koku kimyasalları ve parfümeri endüstrisinde kullanılan bazı maddelerin doğal halleri yer alıyor. Tabi ben duramadım ve hepsini tek tek kokladım :) Atölye başladığı vakit önce Vedat bey, kokunun tarihi, sektörü hakkında bazı bilgiler verdi. Ardından konular soru cevap şeklinde ilerlerken Vedat bey farklı bir şey yapmak istediğini ve en sevdiği kısmın da bu olduğunu söyleyerek bizi birkaç koku oyununa davet etti. Parfümeriler de sıkça kullanılan koku kağıtlarını bilirsiniz. Vedat bey eline aldığı birkaç koku kağıdına farklı koku kimyasalları damlattı ve toplu halde bu kağıtları sallamamızı ve burnumuza gelen kokuyu tahmin etmemizi istedi. Bu aşamada hangi kimyasalların kullanıldığı ve biz nelerin beklediği hakkında bilgi vermek istemiyorum işin heyecanı kaçmasın diye :) Parfümörlerin ellerindeki koku kağıtlarını neden toplu halde kokladığını hep merak ederdim. Meğerse bu kağıtların her birine damlatılan esansların toplu halde nasıl bir kombinasyon oluşturacağı konusunda fikir vermek amacı için böyle bir yöntem kullanıyorlarmış. Ardından benim en sevdiğim kısım geldi. Yani parfüm hazırlamak. Öncelikle Vedat bey masanın üzerinde duran koku kimyasallarıyla bir gül kokusu hazırlamamızı istedi. Ardından hazırladığımız bu gül kokusunu içeren bir kalp nota hazırladık. Ardından üst, kalp ve baz notalarıyla bir parfüm kompozisyonu oluşturduk. Şunu söylemek isterim ki parfüm hazırlamak gerçekten zor bir işmiş. Sektörde bu iş yapıldığı vakit mikro gramlık miktarlarla hassas terazide çalışıldığı için bir nefes bile tüm formülasyonu bozabiliyormuş. Yani hem zevkli hemde oldukça emek ve zaman gerektiren bir meslek. Hazırladığımız parfümleri alkolle seyreltip şişeledikten sonra Vedat bey hepsini tek tek bantladı ve şişeyi 2 hafta açmamamız için bize uyarı verdi. Bu bekleme süresinde esanslar bir biri içinde daha iyi karışacak ve koku oturmuş olacak. Aynen şaraba uygulanan yöntem gibi.

 Biraz fazlaca uzun bir yazı oldu ama anlatılacak o kadar çok var ki. Hepsini anlatmak istemiyorum çünkü gidip atölye aşamasını yaşamanızı ve bu anın zevkine varmanızı öneriyorum. Bende dahil her bir katılımcı atölyeden büyük bir memnuniyetle ayrıldık. Hatta ben hiç bitmesin bile istedim ki normal süresinden bir buçuk saat daha fazla sürmesine rağmen. Ayrıca işin bir diğer güzel tarafı atölye sonrası Vedat beyin oluşturduğu 'kokucuk' modüllerine %10 indirimle satın alma şansına sahipsiniz. Ben 'kokucuk' serisinin birçok kokusunu kullanıyorum ve oldukça memnunum. Son söz olarak da kokuya dair merak ettiğiniz bir çok şeyi bu atölye de bulabilirsiniz. Atölyeye dair daha geniş bir bilgi için http://www.kokucuk.com adlı siteyi ziyaret edin.

18 Nisan 2012 Çarşamba

TUBEROSE CRİMİNAL by SERGE LUTENS






NOTALAR: Yasemin, portakal çiçeği, karanfil, hyacint (bir çeşit sümbülteber), muskat cevizi, vanilya, misk, sytrax, tuberose (sümbülteber)

Sümbülteber parfümleri hakkında ne bilirsiniz ? Muhtemelen ya hiçbir şey yada çat pat birkaç bilgi. Uzaktan yakından algıladığımız bir çiçek kokusunu genellikle ya güle yada yasemine benzetiriz hatta ' içeriğinde leylak bile kullanılmış olabilir' şeklindeki fikirleri bir çok çiçek kokusu için de türetebiliriz. Peki neden sümbülteberi aklımıza bile getirmeyiz ( hatta bu güzel yaz günlerinde çiçekçilerde buram buram kokarken bile). Aslında bunun birçok sebebi var. Daha önce ki Carnal Flower isimli parfümü yorumlarken sümbülteberin ne kadar pahalı bir öz olduğundan bahsetmiştim. Öncelikle üretim aşaması oldukça sıkıntılı. Lab. ortamında oluşturulan sentetik formülleri bile farklı üretim teknolojisi gerektiriyormuş. Öz yağının bile ( artık üretimi var mı bilmiyorum ) çok pahalı olduğunu okumuştun. Bu gibi sebepler parfümeride kullanımının kısıtlandırıldığını düşünüyorum. Ayrıca bir diğer sebebinin ise sümbülteber parfümlerinin oldukça yoğun ve kullanımının güç olduğu ve buda özel bir kullanıcı grubu gerektiriyor. Dünya üzerinde de sümbülteber parfümleri de oldukça az. Bilinen en iyi sübülteber kokularından öncü parfüm Robert Piguet'in Fracas'ı (maalesef hala deneme şansım olmadı) yaratılmış birçok sümbülteber parfümüne yön vermiş. Ardından Dior'un Poisonu ve son yıllarda oldukça rağbet gören şahane Carnal Flower ve kokladığım en yoğun sümbülteber parfümü olan Tuberose Criminal.

Tuberose Criminal ( suçlu sümbülteber olsa gerek ) adından da anlaşıldığı üzere aykırı, oldukça yoğun bir sümbülteber kokusu.  Sümbülteber kokusunu kullanamayanların uzak durması gerektiğini düşündüğüm bir parfüm. Teninize sürdüğünüz anda yüzünüze bir tokat gibi çarpıyor. Hatta burnumun yandığını bile hissettim. Fracas'ı bilmiyorum ama denediğim en cesur sümbülteber hatta abartıp en cesur çiçek kokusu bile diyebilirim. Biraz baharatlı, biraz karanlık resmen sarhoş ediyor sizi. Parfüm ilerledikçe de kokusunu sanki bir miktar Fleurs d'Oranger'a benzettim. Kesinlikle onun kadar parlak, ferah bir havası yok ama  FDO'daki ilaca benzer kokuyu bu parfümde de hissettim ( sanki muskattan kaynaklanıyor ).

Tuberose Criminal'in Etkisi ise oldukça uzun bütün gün teninizde hissedebiliyorsunuz. Ayrıca Serge Lutens parfüm evinin en zor bulunan (ve benim bulamadığım) kokularında biri. Fiyatı da oldukça yüksek. Benim bir kez deneme şansım oldu ve yazdıklarımı sadece bir kez denediğimde kafamda oluşan fikirlerle sunuyorum. Şimdilik favori sümbülteber parfümüm Carnal Flower ama ilerde Tuberose Criminalı alır mıyım bilmiyorum. Sanırım parfümü daha çok denemem gerekecek. Olur da bu parfüme bir yerde rastlarsanız sakın denemeden geçmeyin diyorum çünkü sizin için büyük bir deneyim olacak.

7 Şubat 2012 Salı

Tasarım Parfüm Butiği La Deesse


'Türkiye'nin ilk parfüm tasarım butiği La Deesse kendi imzanızı yaratmanız için Nişantaşı'nda kapılarını açtı'. Ben bu haber ilk okuduğumda ki sevincimi anlatamam sevgili okuyucular. Hep yakınırdım neden Türkiye'de niche markaların parfümlerinin satıldığı bir parfüm butiği yok diye. Malum yeni gümrük yasaları yurt dışından alış veriş özgürlüğümüzü yok etmiş, Türkiye'de olmayan birçok markadan mahrum bırakılmıştık. Yurtdışından alış veriş yapsak dahi parfümün gelmesi sorun olabiliyor. İşte bu yüzden önemli benim için bu butik.  




Nedir tasarım parfüm butiği? usta parfümörlerin hiçbir maddi yada fikir kaygısı taşımadan sanatını en rahat  şekilde ortaya koyduğu markaların müşteriyle buluştuğu yerler. Bu markaların kokuları, piyasada mevcut ortalama parfümler sunan markalardan farklıdır ve en kaliteli ham maddeler ile ince bir ustalıkla uzun sürelerde hazırlanmış, özel kokmak isteyen müşterilere hitap itmeyi amaçlamıştır. Genllikle bu sektör Niche (niş) olarak adlandırılır. Fiyatları bir nevi daha pahalıdır ama verdiğiniz her parayı sonuna kadar hak eder. Ayrıca çoğu niche markaların parfümleri herkesin tarzına uygun olmayabiliyor. Bunlara bir çok etken sebep olduğu gibi en büyük nedenini ben yaşam tarzına bağlıyorum. 'Hayatımın kokusu' dediğiniz bir niche parfümü 10 kişiye koklatın 10'uda beğenmeyebiliyor. Bu kötü bir durum mu ? hayır tabi ki. İşte bu noktada seçicilik devreye giriyor ve sizi ayrı bir noktaya koyuyor  .Eğer sizde de herkesin beğendiği, takdir ettiği bir şeyi beğenmeme gibi bir huyunuzu varsa tasarım parfümleri tam sizin için :)


La Deesse'nin açılmasının arkasında etkili olan iki isim var. Bunlardan Ilgım Deliloğlu, Paris'te bulunan dünyaca ünlü parfüm okulu olan ISIPCA'da eğitim görmüş bir parfümör. Bir diğer isim, hayatı boyunca sıradışı bir marka yaratmanın hayalini kuran makine mühendisi Birgül Ulucan Öztürk. 

Butiğin bünyesinde ise birçok marka mevcut. Bunlar; tasarımlarını hep beğendiğim ve parfüm dünyasında dahi olarak anılan master parfümör Maison Francis Kurkdjian'nın kendi adı altında kurduğu markası ( yurtdışın da parfümlerinin inanılmaz hayranları var ), özel ve iddalı kokuları ile bilinen Robert Piguet, birçok Hollywood yıldızının vazgeçemediği Miller Harris, Keiko Mecheri , Ormonde Jayne, Acca kappa gibi lüks markalar mevcut.

      
Ayrıca La deesse'in wokshoplarına katılıp kendi parfümünüzü yaratma şansını yakalayabilirsiniz. Bu oldukça iştah kabartıcı değil mi? La Deesse hakkında geniş bir bilgiye ulaşmak için ise oldukça şık internet sitesini göz gezdirmenizi öneririm.                                                                            

5 Şubat 2012 Pazar

Guerlain ve Jicky



Öncelikle sevgili parfümör Vedat OZAN'a ricamı kırmayarak değerli bir yazısını blogumdan esirgemediği için sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.


 Bütün Guerlain parfümleri içinde neden en önemlisi Jicky? Çünkü Jicky kendinden sonrakilere örnek oluşturacak bir takım unsurlar içeriyor. Aslında sadece Jicky değil, Fransız parfüm endüstrisinin duayeni olan Guerlain’in tarihi de böyle pek çok ilk içeriyor ve biz bugün bunları fark etmeden yaşıyoruz. Kokladığımız bir kokuyu hiç koklamamış varsaymak zor kendimizi. Aynı hiç görmediğimiz bir rengi ilk kez görmek, duymadığımız bir sesi ilk kez duyduğumuzu varsaymak ne kadar zorsa. Çünkü bunlar karşımıza çıkana kadar biz varolan her şeyi bildiğimizi sanıyoruz ve karşılaşınca da şaşırıyoruz “Daha neler varmış?” diye. İşte, insanlara zamanında böyle duygular yaşatmış olmasından dolayı, Jicky önemli. Çünkü Jicky, alkollü parfümler içindeki devrimlerin en önde gelenisimlerinden biri.


Hikâye, Pierre François Pascal Guerlain ile başlıyor. Sanatçı ama aksi ve anlayışsız bir babanın oğlu iPierre François Pascal. Babasının hışmından ve kötü muamelesinden kaçarak genç yaşında Londra’ya yerleşiyor. Bir sabuncunun yanında çalışmaya başlıyor ve böylece kokular ve yağlarla ilk tanışması gerçekleşiyor. Sabuncunun tezgâhında “alaylı” bir kimyager olarak yetişiyor ve Paris’e dönerek, Rue de Rivoli’de küçük bir dükkan açıyor. İsminin altında “parfümcü ve sirkeci” yazıyor tabelada bu dönemde. Biliyorsunuz parfümörler ilk başta ya sirke (neden sirke ? çünkü içinde otlar ve aroma bitkileri var) ya da eldivencilik (neden eldiven ? çünkü eldivenlerde kullanılan derinin tabaklanması sırasında ortaya çıkan ürik asit kokusunu maskelemek için kokulu yağlar emdiriliyor eldiven astarlarına) zanaatlarıyla birlikte anılırdı. Rue de Rivoli’deki dükkan, iş hayatına atılıp bileğine meslek bileziğini taktığı İngiltere’de üretilmiş sabunları ithal edip satmak üzere kurulmuş bir dükkan. Tabi, her dönemde “ithal ürün ulaşılması zor > pahalı > lüks” anlamını taşıdığı için, Guerlain’in müşterileri de dönemin kaymak tabakasından ve saraylı kişilerden oluşuyor. Bu adres tesadüfi olarak seçilmemiş zira dükkan Hotel Meurice’in giriş katında yer alıyor ve otelin müşterilerinin büyük bölümü de İngiliz. Neden? Çünkü zamanın seyahat rehberlerinde Hotel Meurice’den “Paris’te kalınabilecek ve bir İngiliz centilmenin ihtiyaçlarına adapte edilmiş en uygun mekan” diye bahsediliyor.

Bu müşterisi hazır dükkânda sadece İngiltere’de üretilmiş ürünlerin satışı genç Guerlain’i uzun süre oyalamıyor ve kendi de bir şeyler yapmaya başlıyor ufak ufak. Herkesin mutabık olduğu bir gerçek var, o da o dönemde bile Guerlain’ın kullandığı malzeme için yüksek fiyat ödemekten asla kaçınmadığı.  Place de L’Etoile’de bir stüdyo kiralıyor ve burada kremler, losyonlar, yağlar hatta renkli tırnak cilası gibi kozmetik ürünler üretmeye başlıyor. Kısa sürede bu ürün yelpazesine parfümler de katılmaya başlıyor. Ve parfümler bu ürün katalogu içinde yer almaya başladıkları andan itibaren de önceliği ele geçiriyorlar Guerlain geleneğinde.

Dükkân sahibi olmanın ve dükkanda sürekli bulunmanın getirdiği bir büyük avantaj vardır iş sahiplerine. Her an müşteriyle direk temas ederek sürekli bir pazar araştırması içinde hissedersiniz kendinizi ve sürekli nabız yoklarsınız. Bu avantajdan yararlanarak müşterinin ne istediğinin müşteriden önce farkına varan Guerlain, ilk dönem ürettiği basit kolonyalarda bile farklı aromatik bitkiler kullanarak kendince bir imza yaratmaya çalışıyor. Bu farklılık arayışı, elbette müşteri tarafından ödüllendiriliyor ve mesela Honoré de Balzac César Birotteau’yu yazarken Guerlain tarafından kendi için özel üretilmiş ısmarlama bir parfümü kullanıyor.

Bu ve benzer özel üretimlerle ünlenmeye başlayan ismi ile beraber işleri de büyümeye başlıyor ve 1840 yılında Rue de la Paix’ye taşıyor dükkânını. Yeni dükkanın yer aldığı Rue de la Paix de, halen bir ucunda Place Vendome ile başlayan en ünlü ve prestijli alışveriş caddelerinden birisi Paris’in. İlginç bir örnek olması için söyleyeyim, Monopol oyununun Fransız versiyonunda en pahalı cadde burasıdır. Guerlain bu dükkana taşındığında müşterileri arasında Belçika Kraliçesi, Galler Prensi gibi ünlü jet-set isimler var ve bunlara yetişebilmek için Colombes’da bir fabrika kuruyor kendisine.

Gerek kokulardaki farklılık, gerek kullanılan malzemedeki yüksek kalite, gerekse müşteri portföyünün seviyesi, kısa sürede en moda ve en pahalı parfümcü haline getiriyor onu ve 1853 yılında Napolyon’un karısı Fransa İmparatoriçesi Eugeine için özel bir sipariş alıyor. Bu siparişin vücut bulduğu parfüm, yani eau de cologne Imperiale ; hem taze, hem feminen kokusu ile imparatoriçenin beğenisini kazanıyor ve Guerlain “Majestelerinin Resmi Parfümcüsü” unvanını alıyor. Bu başarıyla beraber ismi tamamen uluslararası hale geliyor ve müşterileri arasına İngiltere Kraliçesi Victoria ve İspanya Kraliçesi Isabella da katılıyorlar.


1864’te Pierre François Pascal Guerlain hayata gözlerini yumuyor ve oğulları Aime ile Gabriel işi devralıyor. Ailenin satış ve muhasebe işlerine Gabriel, parfüm tasarlama işine de Aime bakmaya başlıyor. Aime, 1899 yılında Jicky’yi tasarlayarak satışa sunuyor ve bundan sonra da parfüm dünyasında hiçbir şey artık eskisi gibi olmuyor.

Koku dünyasına sunulan ilk sentetik molekül olan coumarin, tonka fasulyesinden izole edilmiş yeni ve değişik bir baz nota. İlk kullanıldığı parfüm de, Paul Parquet’in Houbigant parfümevi için yaptığı Fougére Royale isimli parfümü. Coumarin’den sonra (ve Jicky’den birkaç yıl önce), koku dünyası bir yeni izole molekülle daha tanışıyor. Vanilin: Vanilin sayesinde parfümlerde daha güçlü ve kalıcı (ve daha ekonomik) vanilya kokusunu elde etmek mümkün. Jicky’i önemli kılan da işte bu laboratuar dünyasının iki yeni ürününü doğal esans yağları ile buluşturarak o zamana kadar üretilen parfümlerin havası ve yönünü tamamen değiştirmiş olması.

Daha önceki parfümler genelde tekil çiçek kokuları veya birden fazla çiçeğin bir araya geldiği “buket” kokularken, gerek öncülü Fougére Royale, gerekse Jicky, çiçeklerin dışında bir dünyanın kapısını açıyor ve onlarla birlikte artık çok yönlü kokular başlıyor. Artık doğayı taklit etmeye çalışmanın yerini soyut koku kavramları almaya başlıyor kısaca. Altını çizerek tekrar ediyorum: doğayı taklit etmeye çalışan kokuların yerini artık soyut kavramlı fantezi parfümler almaya başlıyor ve Jicky’nin en büyük önemi de bunun yaygınlaşmasını sağlayacak kadar güçlü ve hoş bir koku olarak algılanması döneminde.

 Jicky, temel olarak Coumarin ve Vanilin’in yanı sıra yoğun olarak limon ve bergamot, ayrıca gül ağacı (Bois de Rose) , civet, lavanta, biberiye, gül, yasemin, ıtır (Geranium) gibi içerik maddelerinden oluşuyor. Yani bilindik doğal esans yağlarına eklenmiş güçlü iki yeni aroma kimyasalı ile o zamana kadar duyulmamış bir koku olarak ortaya çıkıyor. Tarihsel öneme sahip bir parfümü değerlendirirken günün koşulları ile beraber değerlendirmek gerek. Bugün gidip Jicky koklasanız, belki üretildiği dönemden beri piyasaya çıkan binlerce taklit ve benzerinden dolayı size hiç farklı gelmeyebilir, ancak. o dönem için yoktan var olmuş şaşırtıcı bir koku diyebiliriz.

İlk çıktığında o kadar şaşırtıcı geliyor ki Jicky, hanımlar çekiniyorlar ve cesaret edemiyorlar önce bu kokuyu kullanmaya.  Biraz bundan, biraz da ilk şişesinin kobaltımsı mavi renginden olsa gerek beyler daha çok rağbet ediyorlar. 19. yüzyılın çiçek kokuları veya kolonyalarından 20. yüzyılın çok yönlü kavramsal kokularına geçmek kolay olmasa gerek. İlk çıkışta erkek kokusu olarak algılanmasında belki kokuyu yaratan Aime’nin ağabeyi Gabriel’in tatlı çiçek kokularından fazla hoşlanmaması ve bu kokuyu kendine uygun bularak hem kendi kullanması hem de daha erkek kokusu gibi pazarlaması da sebep olmuş olabilir. Ama bu çok sürmüyor ve hanımlar sonunda Jicky’i Jicky yapan kavramsal yeniliği hazmettiklerinde, değişmez bir şekilde feminen bir kimlik kazanıyor parfüm.

 “Jicky” isminin nereden geldiği konusunda muhtelif rivayetler var. Kimilerine göre bu Aimé’nin Londra’dayken âşık olup bir araya gelemediği bir İngiliz hanımın ismi konuluyor parfüme. Aşık olduğu bu hanımla, Jicky (veya Jacqueline’le) hayatını birleştirmek istemiş, ancak ailenin muhalefeti yüzünden bunu gerçekleştirememiş. Kimlerine göre ise de Jicky, Aimé’nin yeğeni Jacques Guerlain’in kısaltılmış adıdır ve Aime parfüme ismini vererek sevgili yeğenini onurlandırmak istemiştir. Bilginiz için; “Resmi Guerlain yorumu”, ismin yeğenden kaynaklandığı yolunda, ancak bu İngiliz kız söylentisi de oldukça yaygın.

Jicky şişesi, o zaman çoğu parfüm evinin yaptığı gibi ilaç şişesine veya kavanozuna benzer bir şişe. Babalarının dükkanındaki ilaç kavanozlarına gönderme yapan bu ilk şişenin tasarımını  Gabriel Guerlain yapmış ve Baccarat tarafında hafifçe rötuşlanmıştır. Kapak ilginçtir, çünkü bir şampanya şişesi mantarı gibidir. 1947’den başlayarak zaman içinde maliyet endişesi ile bu şişe terkedilmiştir, diğer pek çok sanat harikası şişe gibi ve bu şişeyi eğer çok şansınız varsa ya inanılmaz yüksek bir bedel ödeyerek antikacılardan edinebilirsiniz, ya da parfüm şişeleri kitaplarından bakabilirsiniz.

Önemli bir not vereyim, Guerlain’in eski parfümlerinin çoğunda olduğu gibi Jicky’de de koku formülleri konsantrasyonlara göre değişir. Yani parfüm formu daha aromatiktir, daha az narenciyelidir ama eau de toilette formu parfüme göre sadece yoğunluk değil, kokusal farklılıklar da gösterir. Bunları kelimelerle tarif etmek kolay değil, ama parfümün eau de toilette’den daha karakteristik olduğunu ve her zaman daha fazla beğenildiğini söylemeliyim.


Konuyu kapamadan önce Jicky kullanan bazı ünlüve efsanevi isimler de vereyim, ”aman dedikodumuz da eksik kalmış” demeyin: Anita Ekberg, Brigitte Bardot, Peter Sellers, Sarah Bernard, Jane Birkin, Roger Moore, Sean Connery, Jackie Kennedy, Karl Lagerfeld Jicky kullanan isimlerden bazıları. Listeye baktığınızda fark edeceksiniz ki Jicky yakın zamana kadar uniseks bir parfüm karakteri çizmiş, zira kullanıcıları arasında Sean Connery veya Roger Moore gibi oldukça maço imajlı ünlüler de var. 

Vedat OZAN


BU YAZININ TÜM HAKLARI VEDAT OZAN'A AİTTİR.

3 Şubat 2012 Cuma

Robert Piguet Bandit





Notalar:Aldehitler, narenciye, pelin otu, gardenya, bergamot, ylang ylang, neroli, kasnı otu sakızı, gül, yasemin, menekşe, karanfil, hindistan cevizi, mür, misk, amber, civet, vetiver, meşe yosunu, paçuli, deri

 Bandit öncelikle benim ilk denediğim Robert Piguet olma özelliği taşıyor. Aslında markanın en çok sevilen ve tartışlan kokusu olan Fraca'yı da çok merak ediyorum ama içeriği yüzünden sıradışı Bandit bende öyle bir merak uyandırdı ki Fraca'yı birden ikinci plana atıverdim. Ama Tuberose ( sümbülteber ) parfümlerini keşfetme isteğim her geçen gün arttığı için de Fraca'yı  en yakın zamanda denemek istiyorum.

 Oldum olası deri ile ilgili hiçbir şeyi sevemedim. Hayatım da hiçbir zaman deri bir ceketim, ayakkabım vs. eşyalarım olmadı ki sanırım olmayacakta. Prensip olarak deri giyimine karşı olduğum gibi kokusundan ötürü deri ile ilgili bir şey giyip giyiştiren birinin yanın da 5 dakika durmaya bile tahammülüm yok. Ama ne ilginçtir ki parfümde durumlar değişiyor. Kokladığım her deri parfümünü seviyorum ve bu yüzden denemediğim deri parfümlerine olan merakım gittikçe artıyor. Fikrimce deri notası, içeriğine girdi her parfümü başka bir boyuta taşıyor ve bir gömlek daha üstün kılıyor. Bandit ise deri parfümleri arasında deneyebileceğiniz en uç örnek. Ben hayatım da bu kadar yoğun bir deri parfümü koklamadım. Daha uç örnekler var mı bilmiyorum ama Parfum d'empire 'in denemiş olduğum ve çok sevilen kokusu Cuir Ottomon bile Bandit'in yanın da masum kalıyor. Bir diğer sevilen parfüm Chanel Cuir de Russie' yi denemedim için yorum yapamam.

Bu parfümü denemeden önce de markaya dair aklım da kalan şey ise çiçek kokuları yoğunlukta parfümleri olan bir marka olduğuydu. Ama Bandit'i denedikten sonra bütün fikrim değişti. Beklediğim çiçeksi yoğunluktan öte bambaşka bir parfümdü. Biraz odunsu, fazlaca misk, hayvani notalar ( kulağa komik geliyor : ) ) ve deri deri ve deri. Çiçek notaları kesinlikle ben buradayım demiyor. Gotik bir havası da var Bandit'in ve tende ki kalıcılığı da oldukça uzun.

Bandit bir Germaine Cellier eseri. Sevgili parfümör okuduğum kadarıyla oldukça sıra dışı bir hanımefendiymiş. Yarattığı kokular da bir nevi öyle değil mi ? Bandit'i ise korsanların deniz yolculuklarından esinlenerek yaratmış ve bu sebeple neden bu parfüm raflarda bayana yönelik olarak yer alıyor anlamış değilim. Robert Piguet her yerde bulabileceğiniz bir marka olmadığından eğer bu parfüm sizde merak uyandırmış ise Aramis'in Aramis'ini denemenizi öneririm. Birbirleri ile benzer tarafları olduğunu düşünüyorum ama yine de bir Bandit'in doğallığına ve sıradışılığına eriştiğini düşünmüyorum.

30 Ocak 2012 Pazartesi

Le Parfum de Therese by Frederic Malle





Notalar: Mandalina, kavun, karpuz, menekşe, erik, gül, vetiver, sedir, muskat (küçük hindistan cevizi) , yasemin

Le Parfum de Therese, şimdiye kadar denediğim en zarif çiçek kokusu desem çok mu abartmış olurum acaba.Gerçekten benim için müthiş bir deneyim.Kesinlikle modern, kesinlikle benzersiz bir klasik.Hatta bu parfüm için efsanevi bile diyorlar.Belkide bunun sebebi yaratılış amacı olsa gerek.Parfümün burnu master parfümör Edmond Roudnitska.Güzeller güzeli Diorissimo, Diorella, Rochas Femme gibi unutulmaz çiçek kokularının Sahibi.Bu sebeptendir ne zaman çiçek kokuları konusu açılsa aklıma gelen ilk isimlerden biri Edmond Roudnitska oluyor.Aslında piyasada diğer parfümörler kadar yüzlerce parfümüne rastlanmıyor ( kim bilir belki hala gün yüzüne çıkmamış gizli cevherleri vardı ) ama arkasında olduğu her parfüm zamansız. Hepsi birbirinden başarılı. Le Parfum de Therese'da bunlaradan biri. Hatta fikrimce en başarılısı. Çiçek parfümlerini sevmeyenler bile bu parfümü göğe çıkarıyor.Parfümün oluşturulma aşaması da yazılanlara göre Edmond Roudnitska bu parfümü 50 li yıllar da  biricik karısı için hazırlıyor.Daha sonra Frederic Malle bu parfümü koleksiyonuna koymak istiyor ve markanın raflarında yerini alıyor.

Le Parfum de Therese, çoğu çiçek parfümünün negatif özelliği olan çiçeksi yoğunluktan sıyrılmış mayhoş, hafif tatlı, meyveli bir çiçek kokusu.Her bir notası olması gerektiği kadar ve bu sebeple notalar birbirleri ile mükemmel bir uyum ile kaynaşmış.Açılışta ki kavun, karpuz, mandalina üçlüsü ve daha sonra devreye giren ve parfüme tatlımsı mayhoş bir hava veren erik notaları dışında diğer notalarını ayırt etmek o kadar zor ki...Deri notasını bile zar zor hissettim diyebilirim.

Oldum olası kavun, karpuz, çilek gibi meyve kokularından haz etmedim.Yaz için tercihim hep narenciye kokuları olmuştur.Ne zaman bir parfüm içeriğinde bu notaları görsem hep ön yargıyla yaklaştım ve uzak durdum.Taki bu parfüm ile karşılaşana kadar.Keşke üst notalar bitmese dedim ama üzülmedim.Etkisini kaybeden üst notalardan sonra daha güzel bir karşılama vardı benim için.Etkisi uzun süren bir iksir...


Şunu söylemem gerekirse denediğim hiçbir Frederic Malle parfümleri beni hayal kırıklığına uğratmadı.Başta garip bulsam dahi markayla ilgili deneyimim arttıkça daha da sever oldum parfümlerini.Bu yüzden her sevdiğim kokusunu almak istiyorum.Le Parfum de Therese' bunların arasında başı çekenlerden.Bu arada bu parfüm diğer çoğu Frederic Malle parfümleri gibi unisex olarak satılıyor haberinizi olsun :)